• A
  • A
07.01.2011
Düşün

Manevi ittifak – 2 Cevher

Kâinatın en değerli cevheri, soyut bir maddedir. Tüm âleme yayılmış halde bulunur. İnsanın eline verilmiş bulunan üstün nitelikli aletler sayesinde etraf-ı kâinattan devşirilen bu madde, insan için özellikle de sonsuz hayatına dair çok önemli bir şifre hükmündedir. [1] Ne kadar fazla toplanırsa, o kadar parlar ve kendini yeniler. [2]


Maddenin içinde ilim, ilmin içinde mânâ bulunur. İşte bu, madde-i maneviye olan iman hakikatidir. Ruh için madde bir posadır, evreni yutsa yine doymaz. Ruhun gıdalanabilmesi için, maddenin ilim yoluyla küçülüp incelmesi ve en nihayet melekut potasında eriyerek onun sindirebileceği bir öz'e dönmesi gerekir ki, işte bu ‘mânâ' dır. Allah (c.c)'ın güzel isimlerinin varlık âlemindeki yansımalarından oluşan iman hakikatleridir. Diğer bir ifadeyle de somuttan soyuta geçişin, letafetin en uç noktası olan manevi gıdamızın adıdır.


İman artmaz veya azalmaz,[3] çünkü somut değildir. Devamlı tecdid edip yenilenmesi gerekir,[4] çünkü soyuttur. Tıpkı zenginleştirilmiş uranyum gibi, devamlı işleme tabi tutulması gereklidir. İnsan adeta bir dalgıç gibi hakikat okyanusuna dalmalı ve o cevherin türlü çeşit türev ve yansımalarını yakalamalıdır.


Talim-i esma, soyut maddenin algılanır olduğu ameliyenin adıdır. Her gelişmenin, ilmî ilerlemenin tahrik edicisi, o hakikatten kaynaklanan İlahi bir isme dayanmaktadır. İnsanın algı seviyesine göre, incecik bir gölgeden ve yansımadan, türlü çeşit perdelerin arkasından ucu görünür. Mesela tıp mesleği hem ilimdir, hem de bir sanattır. Kaynağını aldığı hakikat ise Şâfî ismine dayanır. [5]


Benliğimizin, Allah'ın güzel isimlerini etraf-ı âlemden devşirip içselleştirmesi ve gerisin geri hakiki Sahibine yöneltmesi gerekir. Bu U dönüşü yapabilen ene, o yansıma sayesinde, ruhun bünyesinde hayatımızın hayatı olan mübarek bir tortunun kalmasına vesile olur. Bu, o kadar değerli bir maddedir ki, insanın sonsuz özlemlerinin, ebedi arzularının mahzeni olan kalbinde depolanır ve saklanır.


Karşılaştığımız olaylara, benliğimizin biçimlendirdiği şekilde anlamlar yükleriz. Muhatap olduğumuz olguları, hakikatlere olan uzaklığımızı belirleyen nirengi noktaları olarak bakabilirsek, Yaratıcıyla ilişkilendirebilsek, bu bizde hikmet olarak kalır ve bir yansıt bulur. Enenin yani benliğin olgunlaşmasına hizmet eder. Gerçek mahiyetini bulur. Yok eğer başa gelen olaylar Yaratıcı ile ilişkilendirilemezse, her şey sıradanlaşır ve anlamsızlaşır. [6] Kişi en büyük hakikatlerle ve aşikâr nurlarla da karşılaşsa, gelen her şey nefsindeki renkler ile boyalanır ve yansıyamadan kara delik gibi yutulur. [7]


Benliğimizi yani egomuzu bir aynaya benzetecek olsak, yansıma özelliği bulunan şeffaf tarafı, enenin pek değerli olan ilk yüzünü oluşturur. Gelen her şeyin yutulduğu ayna misal arka taraftaki sırlı yüzey ise, enenin ikinci ve çirkin yüzünü meydana getirir. Ruhun manevi organları olan üstün nitelikli cihazların ittifakı sağlanabilirse, Yaratıcının ulûhiyetinden kaynağını alan benliğimizin, bizi rabbimize muhatap eden ilk yüzü hâkim konumda bulunur. Ene bu durumdayken edilgendir. Devşirdiği hakikatleri kıyas ederek olgunlaşır. Yok, eğer o birliktelik bozulmuş ise, ittifaksızlığın nispeti oranında enenin çirkin yüzü hortlamaya başlar. Bu yüzde ene etkendir, fiil sahibidir. [8] Hırsızcasına herkesi ve her şeyi kendisi ile kıyaslayarak sahiplenir. Gelen cevher, U dönüşü yapamadığı için yansıyamaz. Âlemin en büyük hakikati ile de karşılaşsa, sıradanlaşır ve abesiyete döner. Küfür ve şirkin dipsiz karanlığı içine düşer.


Bir yaratanın olup olmadığını ya da varsa hakikatinin ne olduğunu anlamak isteyen biri, bunu dışarıda değil kendi maddi - manevi özelliklerinde aramalıdır. Her insanda İlahi isimler tecelli eder ve yansır. [9] Allah'ın (c.c) mutlak sonsuzluğundan ve insanın sonsuzda birliğinden kaynaklanan bir çeşitlenmeyle isimler bazen aynıyla bazen de zıddıyla yansır. İnsan ise, ancak Esma-i Hüsna'nın yansıması kadarınca nefsini bilir. Diğer bir ifadeyle, İlahi isimlerin iç âleminde tezahürü oranında rabbini bilebilir. Örneğin kendini zayıf bilen Rabbini güçlü bilir, Kendini cahil bilen Rabbini bilge bilir,
Kendini eksik bilen Rabbini mükemmel bilir vs.. [10]


Dua, müminin silahıdır. Göklerin ve yerin nurudur. [11a,11b] Kişi devamlı enesini, ikinci yüzünden birinci yüzüne döndürmeye çalışmalıdır. Bu konuda, aşağıdaki gibi bir duanın çok ciddi katkısı olacaktır:


"Allah'ım!
Sırlar semâsının güneşi, nurların mazharı, Celâl dairesinin merkezi,
Cemâl feleğinin kutbu olan, Ehâdiyete mensup Muhammed'in (a.s.m.) latîf zâtına salât eyle.
Allah'ım!
Onun, Senin katındaki sırrı ve onun Sana olan mânevî yakınlığı hürmetine korkumu emniyete çevir,
Hatâlarımı sil, hüzün ve hırsımı gider, benim destekçim ol;
Beni benden alıp Kendine götür, yaklaştır;
Benliğimden geçmeyi bana nasip et, beni nefsime meftun ve hislerimle perdelenmiş kılma;
Bana her gizli sırrı aç.
Yâ Hayyü, yâ Kayyûm! Yâ Hayyü, yâ Kayyûm! Yâ Hayyü yâ Kayyûm!
Bana merhamet et, arkadaşlarıma merhamet et, ehl-i imân ve Kurân'a merhamet et.
Duâmızı kabul buyur,
Ey merhamet edenlerin en merhametlisi ve ey kerem sahiplerinden daha çok kerem sahibi Allah'ım!" [12]


Allah'ın (c.c) Zatına muhatap olan ve madde-i maneviye cevherleri devşiren mümin bir kulun, hayra bakan benliğinden U dönüşü ile yansıyan en limitteki dualardan biri de aşağıdaki gibi olsa gerektir:


"Allah'ım!
Sen benim Rabbimsin, ben ise Senin bir kulunum.
Sen her şeyi yaratan Hàlık'sın, ben ise Senin bir mahlûkunum.
Sen rızık veren Rezzâk'sın, ben ise Senin rızkınla beslenen bir merzûkunum.
Sen mülk sâhibi Mâlik'sin, ben ise Senin kölen olan memlüküm.
Sen gerçek izzet sahibi olan Azîz'sin, ben ise âciz ve zelilim.
Sen hazîneleri bitmeyen zenginlik sahibi Ganî'sin, ben ise Senin ihsanına muhtaç fakr-ı mutlak içinde bir fakirim.
Sen gerçek hayat sahibi Hayy'sın; ben ise, Senin hayat verişin olmasa, bir ölüyüm.
Sen varlığı ebedî olan Bâkî'sin, ben ise gelip geçici bir fânîyim.
Sen sonsuz izzet ve şeref sahibi Kerîm'sin, ben ise zillet ve kötülükler içinde bocalayan bir leîmim.
Sen sonsuz ihsan sahibi Muhsin'sin, ben ise günah ve kötülük işleyen bir âsiyim.
Sen günahları bol bol bağışlayan Gafûr'sun, ben ise bir günahkârım.
Sen sonsuz azamet ve büyüklük sahibi Azîm'sin, ben ise küçük ve değersiz bir hakîrim.
Sen gerçek kudret ve kuvvet sahibi Kavî'sin, ben ise sınırsız acz içinde bir zaifim.
Sen bağış ve ihsanı veren Mu'tîsin, ben ise lûtuf ve ikramına muhtaç bir dilenciyim.
Sen her türlü zarar ve korkudan uzak Emîn'sin, ben ise maddî ve mânevî korkular içinde biriyim.
Sen cömertlik sahibi Cevâd'sın, ben ise Senin cömertliğine muhtaç bir miskinim.
Sen kullarının duâlarına cevap veren Mucîb'sin, ben ise ise Sana yalvaran duâcıyım.
Sen şifâ veren Şâfî'sin, ben ise türlü türlü dertlere mübtelâ bir hastayım.
Öyleyse ise Sen benim günahlarımı affet, hatâlarımı bağışla, hastalıklarıma şifâ ver, ey bütün kemâl sıfatlarla muttasıf (özellikte) olan Allah, ey her şeye bedel, her şeye yeten Kâfi, ey mahlûkatını besleyip büyüten ve mânilerini def' eden Rab, ey va'dini (verdiği sözü) mutlaka yerine getiren Vâfi, ey kullarına pek şefkatli olan Rahîm, ey maddî ve mânevî hastalıklara şifa veren Şâfî, ey ikram ve ihsânı bol olan Kerîm, ey belâ ve musîbetleri def' edip âfiyet veren Muâfi! Benim bütün günahlarımı bağışla, her türlü hastalığa karşı bana âfiyet ver, beni ebediyen rızâna mazhar eyle. Bunu rahmetinle ihsân eyle ey Erhame'r-Râhimîn." [13]

 

Dip Notlar:


[1]. ‘Cehennem ateşinin tesirini men edecek ve emân verecek imân gibi bir madde-i mâneviye, İslâmiyet gibi bir zırh olduğu misillü (gibi), dünyevî ateşinin dahi tesirini men edecek bir madde-i maddiye vardır. Çünkü, Cenâb-ı Hak, ism-i Hakîm iktizâsıyla, bu dünya dârü'l-hikmet olmak hasebiyle, esbâb perdesi altında icraat yapıyor. Öyle ise, Hazret-i İbrâhim'in cismi gibi, gömleğini de ateş yakmadı; ve ateşe karşı mukàvemet hâletini vermiştir. İbrâhim'i yakmadığı gibi, gömleğini de yakmıyor.
İşte bu işaretin remziyle, mânen şu âyet diyor ki: ‘Ey millet-i İbrâhim! İbrâhimvârî olunuz; tâ gömlekleriniz, en büyük düşmanınız olan ateşe hem burada, hem orada bir zırh olsun. Ruhunuza imânı giydirip, Cehennem ateşine karşı zırhınız olduğu gibi; Cenâb-ı Hakkın zeminde sizin için sakladığı ve ihzâr ettiği bâzı maddeler var, onlar sizi ateşin şerrinden muhâfaza eder. Arayınız, çıkarınız, giyiniz.'
Sözler / 20.söz / 2.makam / 237


[2]. ‘Evet delailin (delillerin) zuhuru (ortaya çıkarılması) nisbetinde iman ziyadeleşir (parlar), teceddüd eder (yenilenir).'
İşarat-ül İ'caz / syf: 41


[3]. İmam-ı a'zam Ebu Hanife hazretleri buyuruyor ki: Yerde ve göklerde bulunanların imanları, inanılacak şeyler bakımından azalıp çoğalmaz. İtminan, yakîn bakımından azalıp çoğalır. Yani, imanın kuvveti artıp azalır. Fakat yakîni, kuvveti hiç bulunmazsa, iman olmaz.
Fıkh-ı ekber


[4]. ‘Ya eyyühellezîne amenû, aminû..' ‘Ey iman edenler, iman ediniz..'
Nisâ Suresi / ayet: 136

[5]. Sözler / 30. Söz / 1. Makam / syf: 496


[6]. Evet, ey insan! Sen, nebâtî cismâniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibâriyle, sağîr (küçücük) bir cüz, hakîr bir cüz'î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudât-ı seyyâlenin (devamlı değişen varlık âleminin) dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun. Fakat, muhabbet-i İlâhiyenin (İlahi sevginin) ziyâsını (ışığını) tazammun eden (içeren) imânın nuruyla münevver olan İslâmiyet'in terbiyesiyle tekemmül edip (olgunlaşıp), insaniyet cihetinde, abdiyetin (kulluğun) içinde bir sultansın ve cüz'iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin.
23. Söz / 2. Mebhas / 4. Nükte / syf: 297


[7]. ‘İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken, cehl-i mutlaktadır (kara cahildir). Binler fünûnu (fenleri) bilse de, cehl-i mürekkeble bir echeldir (mürekkep yalamış bir cahildir). Çünkü, duyguları, efkârları (fikirleri), kâinatın envar-ı mârifetini (bilgi nurları) getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idâme edecek bir madde (madde-i maneviye) bulmadığı için, sönerler. Gelen her şey, nefsindeki renkler ile boyalanır.'
Sözler / 30. Söz / 1. Makam / syf: 496


[8]. ‘Biri hayra ve vücuda (varlığa) bakar. O yüz ile yalnız feyze kàbildir. Vereni kabul eder; kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre (kötülüğe) bakar ve ademe (yokluğa) gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir.'
30. Söz / 1. Makam / syf: 495


[9]. ‘İnsanın mahiyet-i câmiasında (kabiliyetlerinde) nakışları (işlemeleri) zâhir olan (açıkça görünen) yetmişten ziyâde esmâ vardır. Meselâ, yaratılışından Sâni' (sanat eseri yapan), Hàlık (yaratan) ismini ve hüsn-ü takvîminden (güzel yaradılışından) Rahmân (rahmeti her şeyi kuşatan) ve Rahîm (çok merhametli, esirgeyen) isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden (güzel terbiyesinden) Kerîm (cömert, ikram eden), latîf (hoş, nazik, narin) isimlerini ve hâkezâ, bütün âzâ (organlar) ve âlâtı (organeller) ile cihazât (uzuvlar) ve cevârihi (el ve ayak gibi organları) ile, letâif (duyguları) ve mâneviyâtı (inançları) ile havâss (duyuları) ve hissiyâtı (hisleri) ile ayrı ayrı esmânın (Allah'ın güzel isimlerin) ayrı ayrı nakışlarını (dokumalarını) gösteriyor. Demek, nasıl esmâda bir İsm-i âzam (diğer isimleri kuşatan büyük isim) var; öyle de, o esmânın nukuşunda (nakış ve yansımasında) dahi bir nakş-ı âzam var ki, o da insandır.
Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku..'
Sözler / 33. söz / 31. pencere / syf: 628


[10].Sadık Yalsızuçanlar


[11a].‘Dua müminin silahıdır ve dinin direğidir. Göklerin ve yerin nurudur.'
Hz. Ali (k.v) / Ramuz El-Hadis / syf: 207,
Hakim / Müstedrek 1/492,
Kenzu'l-Ummal/ III - 272 / Hadis no: 6505


[11b].Demek, insan bu âleme ilim ve duâ vâsıtasıyla tekemmül etmek (olgunlaşmak) için gelmiştir. Mahiyet (içerik) ve istidad (yetenek) itibâriyle her şey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin (hakiki ilimlerin) esâsı ve mâdeni ve nuru ve ruhu, mârifetullahtır (Allah bilgisidir). Ve onun üssü'l-esâsı (merkez noktası) da imân-ı billâhtır (Allah'a iman etmektir).
Sözler / 23. Söz / 1. Mebhas / 4. Nokta / syf: 286


[12].Sözler / 23. Söz / 2. Mebhas / Dua


[13].Sözler / 32. Söz / Dua / Veysel-i Karani'nin münacatı

 

Yorum yazabilirsiniz.

Yorumlarınız onaydan sonra yayınlanacak olup eposta adresiniz sitede görünmeyecektir. Lütfen hakaret içeren sözler yazmayınız.
0.009 sn.